• Şahin Sezer Dinçer

Mantık dışılığın karşı konulmaz mantıksal paradigması

İlk olarak mantık nedir? Akıl dünyamızda var olan ve fikirleri sorgulayan bu olgu gerçekten nedir? Günlük hayatımızda onlarca farklı fikir görür ve değerlendiririz ve bizde uyandırdığı izlenim sonucunda, bizi ziyaret eden fikir ile bizim geçmiş tecrübelerimizle süslü karakterimiz bu olguyu olduğu gibi kabul ediyor mu? Yada direk reddediyor mu? Bunu düşünürüz. Benim bireysel tanımım buydu.


Tabii, daha tutarlı ve bilimsel tanım yapmak gerekirse “Mantık kelimesi, Yunanca Logike kelimesinin Arapça tercümesidir. “Logikos, logos’a yani söze, akılla veya akıl yürütmeye ait demektir. Kelime anlamından da anlaşılacağı gibi mantık kelimesi hem akıl hem de söz ile ilgilidir. 1” Günlük bir yaşamda birçok farklı ‘mantık’, ‘mantıklı’, ‘mantıksız’ gibi kelimeler kullanarak insanların fikir dünyalarını ve kendimizi sorgular, doğrular veya eleştiririz. Tanımı biraz daha sadeleştirecek olursam, günlük hayatımız ile paralellik gösteren olguları, yaptığımız çıkarımları, sorgularımızın sonuçlarını görmek için var olan bir yöntemdir aslında. Çünkü, bir olgu ve ya çıkarımı denetleme süzgecinden geçirilmediği sürece anlamı havada kalır ve “mantık” çerçevesinde kendine yer bulamayabilir.


Zaten, çıkarımlarımız, fikir sorgularımız, eleştirilerimiz olmasa bireysel ve toplumsal gelişim olduğu yerde saymaya devam edecekti ve muhtemelen bu cümleleri kuracak bir dil, kelime birikimim ve ya bir araya getirecek dil kurallarını asla tanımayacaktık, belki de. Kimi için evrim sonucu, kimi için yaradılıştan gelen bir cevher olan aklımızın sahip olduğu bu önemli yapı taşını sahiplenerek ve cilalayarak aslında bireysel gelişmemizin yanı sıra toplumsal anlamda da katkılarımızın olacağını göz ardı etmememiz gerekir.


MANTIĞIN TARİHÇESİ:

Mantığın tanımını dilimizin döndüğünce dile getirmeye çalıştık. Fakat, fikirleri akıl süzgecinden geçiren mantığın keşfedilişi nasıl olmuştu acaba? Eğitim sistemi çerçevesinde, genel öğreti olarak mantık biliminin kurucusu olarak Aristoteles’tir. Aristoteles gerçekten de birçok akımın fikir babası olmakla beraber ilk kez sembol kullanan ve kategorik önermeler teorisini kurmuş olan kişidir. Aristoteles’in genel kavramları kabul görmüş ve ortaçağ boyunca Aristoteles’in kuramları dışında bir çalışma gerçekleşmemiştir. Yeni Çağ’ın ilk zamanlarında ortaya çıkan formel bilimlere karşı yetersiz kalmasından dolayı eski gücünü yitirmiştir. Bu sebepten sonra, yeni bir alt kırılım olan modern mantık adı altında temelleri de atılmış oldu. Modern mantığın öncüsü olarak Leibniz ilk sırada yer almakta. Zaten ortaya attığımız bir takım önermeler setlerinin temeli aslında sembolik mantık kuramlarına dayalı olduğunu hatırlatmakta fayda olduğunu düşünüyorum.


Ayrıca, “Leibniz’in tanımladığı ‘evrensel sembolik dil’ ile “bu dile dayalı evrensel matematik”, modern mantığın olduğu kadar, elektronik beyin diye adlandırılan bilgisayarın yapı çekirdeklerini oluşturmuşlardır.1” Zaten bilgisayar düşünce olarak ilk ortaya çıktığında günümüzde kolay görünse de, o zamanlar için oldukça meşakkatli iş olan basit işlemleri gerçekleştiriyordu. İlk örneklerinden olan, Neumann mimarisini uygulayan ilk bilgisayar olan ENIAC’nin kısmen de olsa sembolik mantık kuramına dayanıyor olmasını da öğrenmiş oldum. Her neyse, Leibniz modern mantığın fikir babası olarak kabul edilmesine rağmen, modern mantığın temellerini aslında G. Bole ile G. Frege (Alman matematikçi, mantıkçı ve filozof) atmıştır. Whitehead (Mantıksal pozitivizm öncülerinden) ve Bertrand Russell (Britanyalı filozof, matematikçi, tarihçi, toplumsal eleştirmen) zaman içerisinde var olan temellere sadık kalarak kuramın geliştirilme sürecinde etkili rol oynamışlardır. İnsan yaşamında var olan ve merak uyandıran her şey gibi mantık da bilim olarak yoluna devam ediyor ve akıl kurallarıyla işbirliği sonucunda olguları değerlendirip, çoğu zaman kendine göre şekillendiriyor. Peki, hep mantık çerçevesinde tutarlı davranış gösteren insanoğlu, “otomatik sistem; hızlı ve içgüdüseldir ve genelde düşünme düşüncesiyle ilişkisi olmaz2” ile programlanma yerine “Düşünce sistemi; daha önceden düşünülmüş, adeta sıkılgan bir sistem2” ile programlanmayı denese acaba sonuçlar ne olurdu? Sonuç olarak daha olumlu sonuçlar alacağımız muhtemel.


Zaten, Dan Ariely kitabında sahip olunan önceden paketlenmiş düşünce ve bilgi birikimlerinin dışında kendi öz zekamız ve aklımızı kullanarak aslında mantığımızı daha güçlü ve farklı bakış açılarıyla tanıştırarak etkinlik ve etkililiğimizi arttırmak yolunda bize fikir vermekte. Eleştirisel bakış açısı olarak, yazarın düşüncelerinin büyük bir kısmına katılmama rağmen, genel bilinirlilik dışında ve sıra dışı şaşırtıcı boyutta fazla bir bilgiye rastlamadığımı belirtmem gerekiyor. Belki de, yazının etkisinde kalmış gibi olsam da, bence var olan mantığa başkaldırmak birçok zaman davranış ve duygusal dünyamızı etkiler, tutum ve davranış setlerimizi yeniden gözden geçirme eğilimine sahip oluruz. Bu düşünce ilk bakışta nötr gibi görünse de, aslında hayatımıza olumlu katkıların ağırlıklı olduğu fırsatlar bütünü sunacağı aşikar.


Genel olarak kitabı oldukça beğendim ve akıcı buldum. Kitabı değerlendirme ve eleştiri başlığı altında her bir başlığı kendi içlerinde ayrı bir şekilde değerlendirmeyi uygun buluyorum.


Giriş – Erteleme ve tıbbi yan etkilerden çıkarılan dersler


Hayatta çoğu zaman üzerimize düşen vazifeleri ve ya karşılaşılan durumlar karşısındaki aksiyonumuzu belirlemede daima erteleyici bir yaklaşıma sahip olduğumuz ayırt edilmez bir gerçek. İşte bu anda, ilginç bir soru yükseliyor aklımda. Eğer insanoğlu bu kadar tanımaya, keşfetmeye ve gözlemlemeye meraklıysa neden sonucunun belki de hayatını değiştireceği bir duruma karşı bir merak tutumunda olmamasıyla beraber erteleme yoluna gidiyor? Bunun cevabı aslında net. Uzman Danışman Psikolog, Dr. Gökçe Bulgan’a göre; “İçsel çatışmalarımız – (mükemmeliyetçi bir yapımız varsa hep daha iyiye ulaşma çabasıyla işimizi veya sorumluluklarımızı erteleyebiliriz), Yetiştirilme biçimimiz – (Kimimiz erteleme davranışını erken yaşlarda dolaylı yollardan ailemizde öğreniyoruz) ve Kişilik özelliklerimiz - (geçmiş yönelimli, şimdiki zaman yönelimli veya gelecek yönelimli olmak)3” olarak sıralanabilir. Durum böyle olunca, aslında hayatımızın ilerleyen kısmında büyük çapta değişimlere yol açacak durumları görmezden gelmek bazen ciddi sorunlara da yol açacağını göz ardı etmemek lazım. Birinci adım olarak, akıl sınırlarımızın duvarlarını sarsmaya ve sınırları aşmak için ilk filizleri atmaya başlamamız gerekiyor bir anlamda.


1.KISIM: İŞ YAŞAMINDA MANTIĞA KAFA TUTMANIN AKLA GELMEDİK YOLLARI


1.Bölüm – Daha az için daha çok ödemek: Neden büyük primler her zaman işe yaramaz?


İnsan psikolojisi, insanlar üzerine nüfuz etmek, hakim olmak ve ya fikirleri empoze edilmesi üzerine yoğunlaşır. Tabii, ikna sürecinde ortaya çıkan farklı yaklaşımlar olsa da, birçok zaman kişilerini ikna süreci sancılı geçebilir. Bu süreci hızlandırmak ve kendi istediğimiz bir aksiyonu gerçekleştirmek için neler yapılabilir? Sıralamaya kalksak muhtemelen bu bir makale yazısını aşar, o yüzden ayrı bir konu olarak incelenebilir. Her neyse, benim öncelikli olarak gördüğüm konu ise, motivasyondur. Öncelikle motivasyon nedir? “Motivasyonun kelime anlamı, psikolojik anlamından geniştir; harekete getirmek demektir. Harekete getiren ise motivdir (güdü̈). Psikolojide motivasyon yalnız iç kontroller için kullanılır.4” İnsanları güdülemek ve ya dürtülemek için motivasyon gerçekten etkili midir? Kısmen evet. Fakat her güdülenmiş hareket daima olumlu sonuçlar ortaya sunar mı? Tabii ki hayır. Bir anlamda, düşünülmeden söylenince ve ya düz mantıkla düşünülünce sonuçlar olumlu olması da ilginç tabii.


İlk olarak, iş yerlerini ele alacak olursak eğer bir hedefe ulaşmak için motivasyon sağlamak amacıyla büyük miktarlarda prim ödemek, hedeflere ulaşmada etkili rol oynadığı düşünülür. Fakat, bir yerden sonra ekonomi ‘de “diminishing marginal returns” dediğimiz girdiler artmasına rağmen çıktıların daima sabit süreyle kalması olaraktan düşünülebilir. Yani, bir çalışan doyuma ulaştığı süre sonunda ekstra ücret ödendiği takdirde daha etkili olmayacak aksine kendini baskı altında hissedecektir. Çünkü verilenlerin karşılığını vermeye çalışacak fakat yapamayacağı bir durumda motivasyonu düşecektir. Fazla ücret sonucu aslında, olumlu veya olumsuz sonucu uç boyutlarda güdüleyen motivasyon aracı olaraktan düşünülebilir. Ne dersiniz? Bir diğer örnek ise, hayvanlar aleminden verelim. Kediler hariç, birçok hayvan kendilerine hazır sunulan yemek yerine bir çaba sonucu yemeğe sahip olmaya eğilimli olması da aslında motive olma isteği veya kazanma hissi aslında motivasyonun daha sağlam temellere dayanmasına yardımcı oluyor bence.


Eğer motivasyonu bir modele dayandırmak gerekirse Tesser’in Kişisel Değerlerin Savunulması Modeli oldukça etkili bir modeldir çünkü insanların çevresindeki diğer insanların aksiyonları ve getirileri kişilerin kendi öz gelirlerini etkiliyor. Özellikle yakınlıklar; akrabalık, arkadaşlık gibi ilişkiler durumlarda daha bir belirgin hal aldığını söylenebilir. Ama bu yakınlık aynı zamanda ortak payda sonucunda da ortaya çıkabilir. Yani benzer karakter özelliklerine sahip olmak, aynı cinsiyet veya ortak bir inanç setine sahip olmakta neden olabilir. Tesser’e göre teori 2-temel üzerine dayanmaktadır. İlk olarak Karşılaştırma etkisi, ilişkimiz olan insanın performansı kendi gelişmemize de etkisi oldukça fazladır. Çoğu zaman Kıskançlık gibi eylemlerde ortaya çıkmaktadır. Örnek olarak, Hindistan’da yapılan araştırma sonuçlarında verilen ödüllerin motivasyon etkisi olabilir. Ödülün katsayısı arttıkça motivasyon değişim göstermekte olduğu gözlemlenmiştir. Diğeri ise yansıtma etkisi, İlişki içinde olduğumuz kişi, kendi gelişimimiz dışında bir konu hakkında, bir başarı gösterdiyse, O kişinin başarısından dolayı oldukça memnun oluruz ve o kişiyle mutluluğumuzu paylaşırız. Kitapta birebir kapsayan örneğe rastlamasam da en güzel örnek olarak, kardeş veya kendi çocuğumuzun bir konu üzerinde başarılı olması olarak ifade edilebilir.


Peki, aşırıya kaçmak motivasyon sürecinin sonuçlarını uç noktalara taşıyorsa ne yapılmalı? Benim kendi gözlemlerim ve kitaptan gözlemlediğim kadarıyla, kişilerin yetenek ve kapasitelerine göre bazı ödüller o kişilerin motivasyonuna katkı sağlayacaktır. Ne eksik ne de fazla olması kişinin kolay elde edebileceği ödül olabileceği gibi aynı zamanda kaybettiği zamanda ciddi motivasyon kaybı yaşatmayacak olması kişilik özelliklerine olumsuz yansımayacağını düşünüyorum. Sonuç olarak, insanların veya diğer canlıların çabaları dışında gelen ve doyum noktasını aşan herhangi bir ödül onları olumlu motive etmeyeceği gibi hatta var olan motivasyonunu da aşağı çekecek olması “verimlilik azalması” başlığı adı altında incelenebilir.


2. Bölüm – Emeğin Anlamı: Legolar bize çalışmanın keyfi hakkında ne öğretebilir?


Emek, bir aksiyon sonucu harcadığımız efor, zaman ve hareketlerimizin genel adıdır. Sonucunda daima karşılığını almayı yeğleriz. Çoğu zaman alır alamadığımız zaman ciddi boyutta bir hayal kırıklığı yaşarız ki, oldukça doğal bir durumdur bu. “Bir şeyin değerini belirleyen nedir? Smith’in bu bağlamda ilk yaptığı şey, Aristo’dan ve Roma düşüncesinden devraldığı, bir malın kullanım değeri ile mübadele (değişim) değeri arasındaki ayırımdı.5” Bunu davranışsal psikolojiye uyarladığımızda sonuç olarak yaptığımız her aksiyon sonucunda bir beklenti içine gireriz. Bu beklentiler çoğu zaman övgü ve olumlu birkaç söz duymaktır. Patronun isteği üzerine yapılacak bir fiyat teklifi için sunum hazırlamak ve sunum taslağı bittiğinde, telefonun çalması ve patronun aslında işin çoktan yattığını ve bunu size haber etmeyi unuttuğunu düşünün. Şahsen, oldukça sinir bozucu bir durum gibi görünse de hayatta oldukça karşımıza çıkan durumlardandır. Aslında, işin yatmasından çok verdiğimiz emeğin boşa gitmesi belki de bizim zorumuza gidendir.


Çoğu zaman, emeklerimiz, sahip olduğumuz yetenekler ve hayat görüşümüz ile doğru orantılıdır. Kitaptaki deneylerde, çocukluğundan beri Lego ile uğraşan insanlara bu fırsat verilmiş ve Legolardan robot yapmaları istenmişti, eli yatkın olan Lego severler tabii ki daha çok Lego yaptı ve daha fazla para aldıkları düz mantığıyla hareket ediyordum. Ta ki, robot halini alan Legoların tekrar parçalara ayrılıp kutulara konulmasına kadar ki durumda. Legoların kutulara tekrar parçalanıp konması bir anlamda emeklerin boşa gittiği izlenimi bıraksa da, yapılan deneylerde Lego severlerin motivasyonunu kaybetmemesi oldukça etkileyici bulduğumu söylemeliyim.


Sonuç olarak, bir takım emekler sonucu ortaya çıkan ve ya oluşan bir durumdan sonra olumlu bir reaksiyona maruz kalmak aslında psikolojik olarak olumlu dürtülenmeye yol açmak ile beraber motivasyon için etkili bir yoldur. Aynı zamanda, bir işi sevdiğimiz sürece, emeğimizin bazı zamanlar boşa gidiyor olması bizim o işe olan bağlılığımızı sarssa dahi ondan vazgeçmemize neden olmaz. Zaten, yapılan işe fazla ilgi duymuyorsak, yaptığımız iş sonucunda ortaya çıkan sonuçları çok fazla özümsemez ve ciddiye almayız. Bu durumda, sonuçların etkisi çok fazla olmayacağı için üzüntü dürtüsü katsayısı oldukça düşük kalacaktır.


3. Bölüm – IKEA etkisi: Yaptığımız şeylere niçin fazla değer biçeriz?


Birey olarak, Dünya’da kalıcı olmasak da unutulmamak isteriz. Bunun için çoğu zaman, bir heykel, bir bina, okul veya bir hayrat çeşmesi bile olsa inşa edilmesine aracılık ederiz. Tabii, her bireyin aynı ekonomik statüsü ve fırsatlar olarak şanslı olmayabiliriz. Fakat, yaptığımız küçük bir ahşap kutu, tasarımını yaptığımız bir bardak olabilir vs. Amaç, değer vermeye geldiğinde, tahmin edebileceğimiz üzere oldukça fazla değer biçeriz çünkü ortada bir emeğimiz vardır, olumlu dürtülenmek isteriz. Bu kadar emek ve efor sonunda yaptığımız bir şeye fazlasıyla değer biçmemiz gayet doğal bir durumdur aslında.


Kitapta oldukça dikkatimi çeken bir örnek vardı. 1940’larsa ortaya çıkan hazır tatlı karışımları vardı ve sadece su eklemek yetiyordu. Fakat, satışları bekleneni veremediği gözlendi. Bu durumda, dönemin önemli psikolog ve pazarlama uzmanı olan Ernest Dichter’ın yumurta teorisi oldukça başarılı olmuştur. Yumurta teorisi aslında bir anlamda, “Gizli benliği” ortaya çıkarmıştı. Yani, yumurta ve yağ gereksinimi ekleyerek, bayanlar tarafından daha fazla benimsenmesi sağlanmış ve satışlar patlamıştır. Anlamak fazla zor değil. Benimseme ve tutundurma oranı arttıkça, o şeye daha bir ayrı bağ hisseder ve daha değerli olduğunu düşünürüz. Bu konuda, IKEA gerçekten başarılı bir firma. Lego parçaları gibi paketli ve birleştirilebilir parçalar ilk başta insanların gözünü korkutsa da, taşıma maliyetleri, kişiye sunduğu benimseme ve emek sonrası olumlu motivasyon vaadi, müşterileri olumlu yönde dürtükleyeceğini düşünüyorum. Her ne kadar, birleştirmesi ve montajı zahmetli olsa da, sonucunda oluşan olumlu hava bile bizi fazlasıyla motive eden unsurlar arasında yer almaktadır. Bölüm boyunca, yazar kendi gözlemlerinde de farklı bir sonuç elde etmemiş ve düşünce olarak ortak paydada buluştuğumuzu söyleyebilirim.


4. Bölüm – Burada -icat- edilmedi ön kabulü neden “benim” fikirlerim “sizinkilerden” daha iyidir


İnsanları ikna etmek için, genel tanı olarak kendi düşüncelerimizi ön plana atar, daha önemli olduğunu savunuruz. Bunun için, konunun uzmanı olmayı yeğler ve ona göre kişilik özelliklerimizi ön plana süreriz. İkna sürecinde, oldukça faydalı olduğu ise göz ardı edilemeyecek kadar ciddi bir gerçek. Peki, neden insanlar kendi fikirlerini daha ön planda tutar ve daha değerli bulur? Neden doğruluk payı olarak kendilerininkini ön planda tutarlar? Patronlar veya altımızda çalışan diğer departman görevlilerin fikirleri bizimkilerin fazla kıymet görmez? Sanırım bu durum, sahip olduğumuz statüyü muhafaza etmek ve içinde bulunduğumuz sınıfın diğer oyuncularına karşı mahcubiyet hissiyatına kapılmamak için olabilir mi? Göreceli cevaplar duymamız olası. Başka bir olasılık ise, egoizm olabilir mi? Peki bu durumda neden süper ego baskın olup denge sağlamıyor? Richard Brodie’nin bahsettiği gibi hangi norm setlerine maruz kaldık? Hangi memler ve virüsler tarafından kontrol altına alındık? Muamma.


Nedendir bilinmez ama insanlar kendi fikirlerine öncelik verdiği için kendilerinin daima doğrusal anlamda etkili olacağını düşünüyorlar. Yapılan araştırmalar neticesinde, araştırmacılar daha iyi bir toplum için 6 farklı sorundan bahsedilmiş ve çözüm yolları istenmiştir. Bunu yaparken, katılımcılara kelime listesi verilmiştir. Sonuç olarak, araştırmacıların önceden belirlemiş olduğu çözümlere yakın sonuçlar elde edilmekle beraber, çözümü üreten katılımcılar kendi çözümlerini, araştırmacıların soruların sonunda paylaştıkları çözümler ile karşılaştırdıkları sonuçlara göre daha etkili bulmuştur.


Fikirsel olarak kendi fikirlerimizi başkalarından üstün görme veya başkalarını görmezden gelme bireycilik arzusunu arttırmakla beraber aynı zamanda ona inanan ve güvenen insanları kısmen çevresinden uzaklaşmasına da yol açacaktır. Bu durumu, Thomas Edison ve Tesla örneği dışında, özellikle marka bazında SONY firması ciddi boyutta etkilenen firmalardan biridir. Sahip olduğu kültür bakımından oldukça, kolektivist ve muhafazakar olan Japon toplumu olmalarından dolayıdır ki, kendi teknolojileri dışında gelişen rakip ülkelerin markalarını görmezden gelmiş ve çağa ayak uydurmakta zorluk çekmiştir. En canlı örneği, Apple’ın İPod cihazlarına karşı geliştirdiği müzik çalarlar da kullandığı farklı bir müzik dosyası uzantısı bile ciddi boyutta sorunlara yol açmıştı. Kitapta bahsedilmemesine rağmen bahsetmekte fayda var. Sony, zaman içerisinde kültürel kimliğinde güncellemeye giderek daha fazla ayak uydurma adına etkileşim anlamında gelişmeler göstermiştir. En basit örneği, Blu-ray teknolojisini kullanmaya başlayıp, Amerikan ve diğer ülkelerin markalarına pazarlamayı başarmış ve pazarda tekel olmaya başladığını da notlarımız arasından belirtelim.


Sonuç olarak, ön koşullu kabul edilen bireysel ağırlıklı fikirlerin sonucu daima hüsranla sonuçlanmıştır. Sorgulamayı seven insan aklı, sorgusuz itaat fikrine sıcak bakmamasıyla beraber, sabit fikirliliğe karşı baş kaldırış göstermiş olması aslında mantığa verdiği önemin bir göstergesi değil midir?


5. Bölüm – İntikamın Gerekçesi: Adalet aramamızın sebebi ne?


İntikam, yapılan haksızlık karşısında düşülen çaresizlikten dolayı kaybedilen öz benlik duygusunu yeniden kazanma çabasıdır. Diziler, filmler, şiirler, hikayeler vb. Birçok farklı yerde farklı biçimlerde betimlenen bu duygusal güdü, gerçekten çözüm mü? İntikamın boyutu ile bakış açısına göre değişkenlik gösterir. Günümüzde insanlar güçlü olmak ve sosyal statüsünü muhafaza etmek adına “birinden herkese açık şekilde intikam almak kötü niyetli üçüncü kişileri kötülük yapmaktan daha baştan caydırabilir. Buradaki mantık “hakkını yedirtmeyen, itilip kakılmaya izin vermeyen” biri olarak ün salmanın adaptif olduğudur. Özellikle adalet dağıtan merkezi bir otoritenin olmadığı durumlarda onurunu gerekirse şiddet kullanarak korumak son derece rasyoneldir.6” Fakat intikam her zaman çözüm müdür? Hakkını yedirmeyen biri olmak öyle tanınmak olası tehlikeleri önler ama mantık dışına çıkarsak affedicilik güdüsü çözüm olmaz mı? Bir insanı infaz etmek yerine onu kazanmak uzun vadede belki de getirisi olumlu olur. Risk almaya değer diye düşünüyorum.


İlk paragrafta fazlasıyla acımasız bir portre çizdim belki ama insan doğası adaletli olmak üzerine kurulu. Haksızlığa uğradığımız zamanlar, düşünmeden intikam yolunu tercih ettiğimiz doğamızda var. Gerek araştırmalar gerek TV programlarında bunu görüyoruz. ATV’de yayınlanan “Güven Bana” adlı program ile yazarın yapmış olduğu ikna üzerine oynanan kazanılan paranın paylaşılması konusunda yaptığı deneyler tamamıyla tutarlılık gösteriyor. Düşük pay alacak olan taraf haksızlığa uğradığını düşünüp ceza vermek amacıyla kendi alacağından vazgeçip, karşı tarafında acı çekmesini istediğinden dolayı teklifi reddetmiştir. Böylece uzlaşma sağlanamadığı için iki tarafta eli boş olarak geri dönmüştür. Kısmen de olsa adaletin sağlandığını düşünülür fakat teklif kabul edilse ve sonunda başka türlü ikna yolları denense iki tarafta karlı çıkabilir. Fakat bu kez de güven sorunu ortaya çıkıyor. Çünkü daha önce tanımadığın bir insana ne kadar güvenilebilir ki? Oldukça kompleks ve iç içe girmiş olan duygular bütünüdür insan ilişkileri.

Neden mi? Yapılan araştırmalarda, katılımcılara oyun oynanmadan önce bir kısmına komik sahneler olan diziden bir kesit izletildi ve oyun oynandı. Sonuç? Sonuçlar aranılan adalet ve intikam duygusu eski gücünü kaybetmişe benziyor. Çünkü insanlar kendini mutlu hissettiği için kazanacağı küçük miktar paranın bile “kısa günün karı” olarak görüp rahatsız olmaması oldukça şaşırtıcı. Bu durumda, psikolojide, kaçınma dediğimiz karşı tarafın isteklerini kabul edip fazla ona karşı gelmek istemeyişi olarak ifade edilebilir. Tabii ki, bu durum yenilgiyi kabul etmek değildir. Sadece verilen önem sırasının yer değiştirmiş olması olarak ifade edebiliriz.


Aslında, intikam güdüsünü tetikleyen durumlardan dolayı çatışmayı azaltma yollarını denemek yerine hala kendini savunan sadece bireyler olmayabiliyor. Hatta, firmalarda çoğu zaman çatışmalarda, hak iddia edip karşısındaki suçlayanı suçlu olmaya ikna etmeye çalışıp, kendini haklı çıkarmaya çalışır. Örnek, Apple, İPhone 4 piyasaya sunulduğunda yaşanılan anten sorunu sonrası, Steve Jobs’un “telefonu yanlış tutuyorsunuz” deyişi üzerine tüketicilerin intikam olarak telefonu tercih etmeyişi bile bir anlamda intikamın dışa vurumu olarak ifade edilebilir. Kısaca, çatışma ve adalet arayışı sonucunda daima var olan büyük zafer veya büyük bir itibar kaybı riskini de göz önünde bulundurmak gerekir.


2.KISIM: EV YAŞAMINDA MANTIĞA KAFA TUTMANIN AKLA GELMEDİK YOLLARI


6. Bölüm – Uyarlanma Üzerine: Neden bir şeylere alışırız (Ama her şeye ve her zaman değil)?..


Dostoyevski’nin de dediği gibi “insan esnek bir hayvan; her şeye alışan bir mahluktur.” Aslında fazlasıyla acımasız gibi görünse de gayet yerinde bir söz. Çünkü insanın kaldıramayacağı kadar büyük acı hiç bir zaman sırtına yüklenmemiştir. Zaman insanlar çeşitli ve farklı boyutlarda sınamalar yaşar ve sonucunda acı meyvenin tadına bakar. Fakat acısı geçicidir sonunda acıyı yaşar tecrübeyi edinir, ve geleceğe bakarız. Bu durum, yaşadıklarımızın boyutu ne olursa olsun, duruma göre uyarlanma düşüncesini akla getirir. Çünkü yapılan araştırmalarda, insanların beyni acıyı toplam beş dakika yaşar ve kalan sürede acı çektiğimizi düşünürüz çünkü kendimizi acı çekmek için şartlamışızdır. Ama ne kadar şartlanmış olsak bile zamanla etkisini kaybeder ve eski günlerimize döneriz. Her neyse, neden bir şeylere alışırız? Çünkü insan devamlı aynı ruh halinde yaşamını sürdüremez, sıkılır ve ruhu bedenine dar gelir. Ve olmak istediği gibi olmaya başlar. Buna, yaşanılan tecrübelerin etkisi büyük olmasına rağmen sonuç yine zaman içinde normale dönecektir.


Yaşanılan acı veya keder sonucuna uyarlanma süreci ilk başta, karanlık odadan ışığa çıktığımızda önümüzü göremeyişimiz mantıklı bir örnektir. Yazar, burada bahsettiği gibi, zaman her şeyin çözümü olmaya ve dengeyi sağlayıcı rol üstlendiğini görüyoruz. Bir başka örnek ise, Sıcak suya atılan kurbağanın aniden sudan fırlamasıdır. Yaşanılanın acısı ciddi boyutlarda sarsıntı yaratmasının yanı sıra, insanlarda bir takım davranış değişikliklerine sebep olacağı için ani tutum ve davranış değişikliklerine ağır tepki veririz. Fakat terapi yolunu seçip kendimizi alıştırmaya başladığımızda, deneydeki kurbağa örneği hala geçerli olacaktır. Çünkü, kurbağa aniden sıcak suya konulmamış yavaş kaynatıldığı için sudan kaçmayacaktır.


Diğer bir konu ise, acı bize ne öğretir? Uyarlanma sürecinde etkili bir silah gibi düşünebiliriz. Çünkü bir insan karşısındaki insanın ne yaşadığını ve hissettiğini anlamak ve ortak paydada buluşmak için acıyı tatması gerekir gibi düz mantık ile hareket etmek yerine gözümüzü kapayıp karşımızdaki insanın yaşadığı her hangi bir acıyı düşünüp kendimizi onun yerine koyabiliriz. Bu sayede, empati kurmanın ilk adımlarını attığımızın da farkına varmış oluyoruz. Birebir tecrübe edilen veya empati kurularak görülen acılar aslında günlük yaşamımızda karşımıza çıkan olumsuzluklara karşı dik ayakta kalmamız konusunda bize eğitici rol üstleneceğini düşünebiliriz. En azından, bu konuda yazarın düşüncesini tutarlı ve anlamlı bulduğumu söyleyebilirim.


Kitapta dikkatimi çeken ve oldukça faydalı bulduğum bir konu ise, hedonik uyarlanma. Yazarın, oldukça üstünde durduğu ve durulmasında sakınca görmediğim bir konudur. Malum, insanlar, daima acıyı uzakta ve kendine uğramayacak kadar güvende hissetse de aslında durum maalesef öyle değildir. Bazı zamanlar vardır ki, bir ressam olduğumuzu varsayalım. Yolda trafik kazası sonucu sağ kolunuzu kaybettiğinizi hayal edin. Bu durumda, kariyer planları, ömrün kalanı bir azap gibi geçeceğini ve yaşamı anlamsız olacağını düşünürüz muhtemelen. Hedonik uyarlanma ise, bu kadar karamsar havada iken zamanla uyarlanmamıza ve alışmamıza verilen genel addır. Çünkü zaman geçtikçe, durumumuza alışır ve ilk zamanlarda hissettiğimiz acıları hissetmeyiz. Bu sadece, kötü olaylar ceyran ettiğinde değil, iyi örneklerle de zenginleştirebiliriz. Mesela, aldığımız akıllı telefonu ilk zamanlar, kılıflarla, kaplarla, koruyucu ekran bantları ile korumaya alırız. Fakat, heves dediğimiz, çabuk doyan insan oğlunun bir şeyden sıkılması anlamına gelen duygu yüzünden bir zaman sonra anlamını yitirecek ve eski değeri görmeyecektir. Tabii, hedonik uyarlanma ile başa çıkmak imkansız mı? Tabii ki değil. En güzel yöntemlerden biri ara vermektir deniyor. Oldukça mantıklı bulduğum bir yöntem olduğunu ifade edebilirim. Çünkü ara verilişten sonra, ona tekrar kavuşma hevesi bize daha çekici yapacaktır o hoşlandığımız şeyi. Durum böyle olunca, Hedonik uyarlanma yavaşlayacak ve elimizdekilerin kıymetini anlayacağımız olası değil mi? Bence evet. Peki sevmediğimiz bir işi yaparken? Bitirene kadar direnmek ve iş bitiminde keyif yapmamız oldukça iyi bir seçim olacaktır. Bu konularda, yazar oldukça basitleştirilmiş ve güncel örneklerle durumu ifade etmiş ve faydalı olumlu bir izlenim bıraktığını söylemeliyim.


Sonuç olarak, yazar acılarımız ile yaşamanın bir zaman sonra bize sıradan geleceğini ve bu tutumdan vazgeçeceğimizi söylüyor. Haksız da sayılmaz. Oldukça faydalı bilgiler ile süslenmiş, oldukça didaktik bilgiler ile güçlendirilmiş oluşu fazlasıyla etkileyici olduğunu düşünüyorum.


7. Bölüm – Seksi mi Değil mi? Uyarlanma, benzerlerin çiftleşmesi ve güzellik piyasası


Birey olarak, hepimiz kafamızda bir beklenti ve olması gerekenler çizelgesi oluşturur ve hayal kurmaya başlarız. Hayallerimizdeki partneri bulmak, teknolojinin gelişmesiyle eskisi kadar zor değil gibi görünse de aslında daha da zorlaşmıştır. Neden mi? İnsanlar çünkü duygularını sadece yazı diliyle ifade ediyor oluşu karşı tarafı tatmin edemez tamamıyla. Bu durumda, güvensizlik ve samimiyetsizlik durumları ortaya çıkacaktır. Gayet doğal. Yazar ile bu konuda ortak paydada buluşuyor oluşumuz konuyu daha dikkatli okumama yardımcı oldu ve kendi tecrübelerim ile ilişkilendirme şansına da eriştim.


Zihin ve beden birbiriyle geçinemezse mutluluk zor hatta imkansız bir hal alacaktır ki doğrudur. Çünkü birbirinden bağımsız hareket eden uzuvların tutarlı olasını beklemek daima hayalcilik olacaktır. Zaten psikoloji dilinde de bu bir anlamda bozukluk olarak da ifade edilebilir. Yazarın en çok sevdiğim yönlerinden biri olmuştur bu. Çünkü kendi öz hayatından örnekler vermek dışında en azından tutarsızlık konusu olduğunda bile tutarlı olmayı başarmış olması iyi bir şeydir bence. Eleştirisel bakış açısından olayı değerlendirecek olursak, zaten yazarın tutarlı ve ikna edici bakış açısı insanları ikna etme sürecinde fazlasıyla etkili oluyor. Her neyse, madem konu flört ve duygular olunca çoğu zaman aklımızda bir soru belirmekte. Flörtte kendi az ya da çok seksi tipimize bağlı kalmak: Razı mı oluruz yoksa uyum mu gösteririz? Oldukça kompleks bir durum. Genel bakış açısı, insanların karakterleri genelde kendilerine uygun bir sosyokültürel statüye sahip birini tercih eder ve onunla flört etmeye başlar. Fakat, sosyal statü her zaman yeterli olmayabilir. Çiftlerin karakter yapısı, hayattan beklentileri, tutum ve davranışları aslında çoğu zaman psikolojide çatışma başlığı altında incelenir. Gerçekten ilgili ve geleceği olan bir çift uyum sağlamaya oldukça yatkın izlenim bırakır çoğu zaman. Uyum sağlarken, çoğu zaman kendi düşüncelerini empoze etme amacıyla zorlayıcı “forcing” denen yöntemi, uyumlu olmak veya kaçınma yöntemini tercih eder. Bu sayede, ilişkilerin sosyal boyutta geleceğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek kalmaz.


Günümüzde, internetin yaygınlaşması ile birlikte, sadece iş yaşamı değil hatta özel hayat bile bu ortama taşınmış olup insanlar için doğru insanı bulmak adına bir umut kapısı bile olmuştur. Sosyal medya kanalını “İnternete soralım: flört siteleri ve aşk ölçütleri” altında inceleyen yazar, insanlar arasındaki oluşan uçurumu kendi deneysel ve yaşadığı birebir tecrübeler ile kağıda dökmüş ve tutarlı tezler ile güçlendirmiştir. Oldukça etkili ve şaşırtıcı sonuçlar dışında, insanların doğru eş bulmak için kendilerine belirlediği kriterlere bağlı kaldığını, güven sorunu, beklentiler ve ihtiyaçlar örtüştüğü zaman görmezden gelinebileceğinden de bahsetmiş. Fakat, kültürel farklar, toplumların norm yapıları ve değerleri farklılık gösterdiği gibi her ülkede ortak sonuç alınması mümkün görünmüyor. Sonuçta, Amerikan toplumu ve kültürü genel olarak “namus” kavramı konusunda daha anlayışlı ve esnek yapıda oluşu bile yapılan deneylerin aslında sadece Amerika kapsamında kalması ve tüm dünya olarak genellememesi mantıklı olacaktır. Zaten, yazarların genelinde Amerika öncelikli deney yapmalarından dolayı ulusalcı bakış açısı çoğu zaman kaybedilmesine rağmen, yazar Hindistan ve diğer farklı ülke deneyleri ile en azından bu ön yargımı kırmayı başardı.


8. Bölüm – Piyasa Başarısız olduğunda: Online Flörtten bir örnek


Teknoloji gelişimi mi dersiniz? Kapitalist düzenin bir armağanı mı dersiniz bilmem ama bir gerçek var ki son dönemde sanal arkadaşlıklar ve ilişkiler ciddi boyutta arttı. Öyle ki; çoğu evlilik bile sanaldan tanışmalar üzerine kurulu. Fakat ne yazık ki; çoğu zaman çuvallıyor ve evlilik bitiyor maalesef. Neyse, uzun süreli yalnızlık sonrası insanlarda bir eş bulma isteği sonucu ortaya çıkan flört kavramı, günümüzde ayrı bir hal aldı. Online flört. İnsanlar beklentilerini, kendi kişilik özelliklerini yazıyor, fotoğraf ekliyor ve taliplerini bekliyor. Jenerasyon olarak düşünülünce, bizim yetişemediğimiz x jenerasyonuna saçma gelse de, x jenerasyonu da kısmen bu işe dahil oluyor aslında. Nasıl mı? Açın ve TV izleyin. Evlilik programlarında eş arayan insanların, online ortamda arayanlardan farkı nedir? Hiç. Tek fark, sadece herkesin böyle bir aramayı aleni yapacağını düşünmüyorum, o kadar. Onun dışında, insanlar, hayal kurmayı sever ve bazen kurdukları hayallerinin sınırı yoktur ve öyle akıl dışına taşar ki, gerçekçilik kuramını bile alt eder. Bu kadar aşılmış bir hayal gücünün sonucu ne olur? Hayal kırıklığı. Konumuz ile alakalı olarak ilişkilerde hayal kırıklığı yaşamamak için ne yapılabilir? “Hayalimizdeki insanı yok etmek mi? Hayır. Bu bizim doğamıza ters düşen bir durum. Onun yerine “çok küçük, mütevazı, gerçekleştirilmesi zaten çok kolay olan hayaller kurmak ve bu kadar kolay gerçekleşebilecekken bile kendini şartlamamak7” gerekir. İlişkilerde ne istediğimizi bilmeli ve ona göre kendimizi adapte etmeliyiz. Şimdi kendimi örnek verecek olursam, ben orta halli, klasik ve hafif toplu bir Türk erkeği olarak online bir sitede tanışmış olduğum gelir seviyesi üst düzey, oldukça bakımlı ve hayat standartları fazlasıyla yüksek olan birine his beslemem ne kadar doğru olur? Hoş, reel hayatta da olsa, bu devirde zor. Eski Yeşilçam filmleri etkisini hala aşamadığımı hissediyorum çoğu zaman.


Genel olarak bu bölümün bende bıraktığı izlenim, yazarın düşünceleri ve deneyleri ile gözlemlerim tamamıyla örtüşüyor. Yani, beklentilerini daima yüksek tuttukça hayal kırıklığı yaşarız, hayal kırıklığı yaşadıkça depresyona gireriz, depresyon etkisini arttırdıkça kısıtlı olan ömrümüzü daha da azap haline getirdiğimizi hissetmeye başlarız, tabii o kadar sağlıklı bir aklımız ve onu değerlendirecek kadar güçlü bir mantık düzenine sahip isek.

Kısacası, bakış açısı olarak kendimi tanıdığım ve bildiğim için gözümü yükseklere dikmemek üzerine kendimi programladığıma inanıyorum. Ve bu tutumum bana mantıksal olarak tutarlı geliyor ve aklımın dışına göz atmak ve mantık kuramlarımı gözden geçirmenin bana çok fayda sağlayacağını düşünmüyorum. Göreceli kavramdır saygı duyarım ama kitap bence bu bölümde benim dünya görüşüme göre çelişkiye düştüğünü düşünüyorum.


9. Bölüm – Empati ve Duygu üstüne: Neden yardıma ihtiyaç duyan kişiye tepki veririz de çok kişiye vermeyiz.


Son günlerde yaşanan gerek toplumsal olaylar olsun gerek çocuk ölümleri artması sonucu fazlasıyla hassaslaştığımızı gözlemledim. Özellikle, yakın zamanda yaşanan “Havuza düşen çocuk, Pamir” olayı herkesi derinden etkilediğini ve bazı aile fertleri kendini o çocuğun ailesi yerine koyduğunu düşünürüz. Çünkü, çocuk sahibi olmak kadar onu yetiştirmek ve sevgi durumu göz önüne alındığında çok görmemek lazım. Kendimizi başkasının yerine koyup düşünme durumuna psikologlar empati olarak nitelendirir. Peki, empati nedir? Hangi durumlarda empati oluşumu gerçekleşir? “Empati oluşurken, doğrudan empatiyi ortaya çıkarmaktan çok, kendimizi onu yaşarken buluruz. 8”. Durum böyle olunca, hassasiyetlerimiz ve zaaflarımız daha da ortaya çıkmaktadır. Peki bu kadar, hassas ve iyi niyetli olduğumuz için mi, Afrika’da, Ortadoğu ülkelerinde ölen savaş çocuklarını görmezden geliriz? Bu aslında, bir uyarlanma neticesinde alışılmıştık ve duyarsızlaşma sonucu ortaya çıkıyor olabilir. Yani, devamlı gerçekleşen bir netice sonucunda olaya karşı aslında bir anlamda uyarlanır ve reaksiyonumuz azalır. Başka bir deyişle, alışırız. Yazar, aslında 6.bölümde bahsettiği uyarlanma kuramını buraya da uyarlaması konunun gücünü arttırırdı diye düşünüyorum.


Bir diğer konu ise, neden bize ihtiyaç duyan kişiye tepki veririz de çok kişiye vermeyiz. Çünkü bize kan bağı ve benzerlik olan yani din, dil, ırk konularında olması bizi daha samimi yapar düşüncesi hakim. Tıpkı Franzio’nun söylediği gibi “Bize benzer bir kişinin yardıma ihtiyacı olduğunda ona yardım etme istekliliğimiz bu benzerlikten dolayı artış gösterir 9”. Onun dışında, bir kişiye tepki vermemizin sebebi, o an bize ihtiyaç duyuyor oluşu ve o insana yardım edeceğimiz anlamına gelmesidir. Fakat kitle büyüdükçe, ihtiyaçları karşılama ve yardım etme olasılığımız gibi potansiyelimizde düşüş gösterecektir. Ayrıca, büyük kuruluşlara olan güvensizlik sonucu da toplu kitlelere yapılan yardımların yerine ulaşıp ulaşmadığı konusunda yaşattığı şüpheden dolayı kayıtsız kalabiliriz. Dahası, yeni düzenleme sonrası, yardım toplayan kuruluşların kredi kartı bilgilerimizi istemesi bile vereceğimiz olumlu reaksiyonlar önüne set çekmek için yeterli bir bahane oluyor çoğu zaman. Genel çerçeveden baktığımızda, büyük kitlelere yardım etmek ve onları kurtaracağımıza olan inancımız yukarıda bahsettiğim olaylardan dolayı zayıftır ve genel kanı, tek başımıza altından kalkamayacağımız gibi, bütün yükün sadece bizim sırtımıza biniyor oluşu belki de bizi korkutuyor olabilir. Yazar yaptığı araştırmalar sonucunda bu sonucu çıkardığını düşünüyorum ve oldukça tutarlı olduğunu düşünüyorum. En azından, online flört kısmında kısmen yaşadığı ikilemleri göz önünde bulundurduğumuz da eklememde fayda var.


10. Bölüm – Kısa vadeli duyguların uzun vadeli etkileri: Neden olumsuz duygularımıza göre hareket etmemeliyiz


Duygularımız değişken ve çoğu zaman tutarlı veya tutarsız olabilmekte. Bu tamamıyla, yaşadığımız psikolojik travmalar veya anlık mutluluk bağlamında değişiklik gösterebilir. Kısa vadede yaşanılan olumsuz duygularımızı, uzun vadeye yaymak, yani olumsuz duyguları sürdürerek aslında olası iyimser olayların önüne engel koyacağımız anlamına gelmekte. Her ne yaşasak ta, aslında onlardan ders çıkartıp olumsuz havayı olabildiğince yok etmek bizim iyiliğimize olacaktır.


Yazarın önerisi gibi, mutlu olduğumuz şeyleri olabildiğince zamana yaymak ve bizi üzen olaylara karşı kendimizi korumaya almaya çalışmamız bile uzun vadede faydalı olacağını düşünüyorum. Bu konuda, şahsen kendimi zayıf olarak görüyorum ve yazarın önerilerini dikkatle dinledim ve kendime çok fazla ders çıkardım. En basiti, kısa vadede yaşadığım olumsuz havayı uzun vadeye yaymak gibi, anlık karar verip bunu uzun vadede hayatımı etkileyeceğini hesaplamamın acısını çok çektiğim zamanlar olabiliyor. Çünkü yazara göre, “Anlık kararlarımız o anda olan şeyi etkilemez; uzak geleceğimizdeki benzer karar dizilerini de etkileyebilir.


Genel anlamda, kendime çok ders çıkartıp hatalarımı kontrol etme şansı buldum. Kitabın ismi gibi akıl dışının mantığına ulaştığımda aslında kendimi yanlış programladığım konuları gözden geçirme şansına eriştim. Yazar, genel anlamda insanların yaşadığı tutarsızlığı fazlasıyla gözler önüne sermiş ve etkileyici örnekler ile tezini güçlendirmiştir. Belki de beni ikna edici ve hatta tutum ve davranış değişikliğine yol açacak kadar tutarlı teziyle beni etkiledi ve hatta düşüncelerim üzerinde ciddi etkisi de oldu, itiraf etmeliyim.


11. Bölüm- Akıl dışılıklarımızdan alınacak dersler: Neden her şeyi sınamaya ihtiyacımız var.


İnsan olarak, doğamızda, veya inanca göre görecelik gösteren yaradılışımızda olan sorgulama hissiyatı çoğu zaman mevcut inançları sorgulama eğilimine bizi yönlendirmiştir. Bunun sonucunda, hakikate ulaştığımızda yaşadığımız mutluluk tarifsiz bir duygudur bence. Yaşanılan ve ileriki hayatımızı etkileyen herhangi bir olay bile aslında tutumlarımıza olan bağlılığımızın iplerini kopartacak kadar güçlü ve sorgulamamıza yardımcı olma niteliği taşır. Tıpkı, yazarın yaşadığı kaza sonrasında paradigma dünyasının değiştiğini ele alabiliriz. Hoş, mantığımızı sorgulamak için her zaman büyük çapta bir olaya tanık olmamız gerekmiyor. Psikolojik bir eğilim olan empatilerimiz sayesinde bile çok tutum ve davranışlarımızı değiştirebileceğimize inanıyorum.


Yazar, genel tutum olarak ve aldığı eğitim ile yaşadıkları tecrübeler sonucunda deneylerin önemini vurgulamıştır. Fakat, her deney her zaman bize doğru sonucu vermeyeceği gibi sadece kağıt üzerinde tez olarak kalacağı ihtimalini gözden kaçırmamak gerekiyor. Her şeye rağmen, verilerin boyutu, yapılan deneylerin kapsamı ikna ediciliği bakımından önemli rol oynamakta olduğu da aşikar. Galiba, bu bölüm sonunda akıl dışılığıma ilk ve ciddi adımlar attığımı hissetmeye başladım.


Sonuç olarak, hiç birimiz, akılcı ve rasyonel olamayabiliriz. Organik düşünceler ile dünya geldiğimizi varsayarsak, içgüdüsel tutum ve davranışlarımız ile dünyayı sorguladığımızı düşündüğümüz zaman, ünlü çizgi film The Simpsons’ın efsane karakteri Homer Simpson olarak görebiliriz kendimizi. Fakat, sabit tutum ile kendimizi geliştiremeyeceğimiz gibi olduğumuz yerde saymaya devam ederiz. Bu da, insan olarak “merak eden” sıfatımıza ters düşer. Bu yüzden, yapılan deneylere önem vermemiz dışında, onları bile sorgulayarak akıl dışılığımızın sınırlarına çıkabilir ve mantığımızın sınırlarını genişletebiliriz.


Yazımın sonuna geldiğim an itibariyle genel düşüncem ve sonuç olarak aktaracağım düşüncelerim ise; aklımız ve donanımımız bizi yanıltabilir. Mantığımız ile aklımız tutarlı davranışı sonucunda bir takım değer ve inançlarla süslediğimiz aklımızın arada dışına çıkıp doğruyu aramaya üşendiğimiz zamanlar olabiliyor. Bu kadar, sorgulama ve hakikate ulaşma hevesi taşıyan insanoğlu var olan mantığının dışına çıkarak aslında bazı ezberlenen tutum ve davranışları değiştirebilir ve daha iyisini yapabilir. Yazar, genel anlamda oldukça beğenimi ve ilgimi çeken kitabıyla oldukça etkilediğini itiraf etmeliyim.


Yazarın genel anlamda ortaya attığı tezler fazlasıyla ikna edici olsa da, kısıtlı kitle ile yapılan deneylerin ikna ediciliği kısmen de olsa tehlikeye düşmesine rağmen etkisi fazla. Savunduğu tezi, sadece deneyler ile değil, ayrıca kendi yaşamına uyarlaması samimiyeti arttırmış ve yazara olan ön yargı duvarlarımızı yıkmaya yardımcı olmuştur. En azından, Ali Atıf Hocamızın vermiş olduğu kitaplar ile uyum gösteriyor olması, sadece kişisel gelişimimize yardımcı olmakla kalmayıp, yazar ile ortak paydada buluştuğum konularda tezi güçlendirici atıflarda bulunma şansına da erişme fırsatı buldum. Kısacası, mantık dışılığın karşı konulmaz mantıksal paradigmamı güncellemeye ve yeni bilgiler ile donatmaya devam ediyorum.


Eleştirisel bakış açımın dar olması biraz konuya olan hakimiyetinin sınırlı olmasına bağlı olsa da, bir iki kelam edecek kadar bilgiye erişmem benim için olumlu bir sonuçtur. Tabii, zaman geçtikçe ve daha fazla kaynaktan bilgi aktarımı yaşadığımda, eminim bu düşüncelerim değişkenlik gösterecek ve şuan sahip olduğum yarı sübjektif bakış açım daha objektif bir havaya bürüneceğinden şüphem yok.


KAYNAKÇA:


1. “Mantık Nedir?” 02-20-2008 < http://www.felsefe.net/mantik/627-mantik-nedir.html >

2. “Richard H. Thaler, Cass R. Sunstein”. Dürtme. 1. baskı. İstanbul: Pegasus Yayınları, 2013. s. 35.

3. “Erteleme davranışı: şimdi değilse ne zaman?“ < http://kortopsikoloji.com/dergi/erteleme-davranisi-simdi-degilse-ne-zaman >

4. David, Krech, Richard S. Crutchfield, Sosyal Psikoloji, Teori ve Sorunlar, Türk Siyasi İlimler Derneği Yayınlan, Siyasi İlimler Serisi, No: 12, Çev.: E. Gü.bilmez, O. Onaran, p. 31.

5. Ersan Bocutoğlu, iktisat teorisinde emeğin öyküsü: değerin kaynağı olan emekten marjinal faydanın türevi olan emeğe yolculuk, Ağustos-Eylül 2012, P.31

6. Pinker, S. (1997). How the Mind Works. New York: W. W. Norton & Company.

7. Uzman psk. Bülent Korkmaz “Hayal kırıklığı” 27.07.2007 < http://blog.milliyet.com.tr/hayal-kirikligi-/Blog/?BlogNo=54302 >

8. Sezer, Ö., and S. Damar. "Empati Nedir, Empati Öğretilebilir Mi." İnönü Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Dergisi, C 6 (2005): 9.

9. (Teormina ve Messick, 1983; Aktaran: Franzoi, 2000).

10. Ariely, Dan “Akıldışının mantığı”. 2.baskı, İstanbul: Optimist yayınları, Ocak, 2014. S. 250

0 views

Blog

Email
© 2020 Şahin Sezer Dinçer.  
Please feel free to contact.
Would be lovely to hear from you.